29# Çocukluğun Soğuk Geceleri – Tezer Özlü

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.”


720D6DF8-F3A0-46FB-B6FE-202CE9E6F5DB

Çocukluğun Soğuk Geceleri
Tezer Özlü
Yapı Kredi Yayınları

Otobiyografik, Psikolojik
4 (5 üzerinden)

Herkese merhaba. Bugün, okurken karanlık bir dünyaya adım atacağınız Tezer Özlü’nün bir eserinden bahsedeceğim. Roman olarak geçen ancak benim gözümde otobiyografik bir kitap olan Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün karmaşık anılarını gözlerimizin önüne seriyor.

“Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”

Tezer Özlü çağın en temel sorununu dile getiren bir yazar. Franz Kafka, Albert Camus, Jean Paul Sartre ve Yusuf Atılgan gibi o da “yabancılaşma” temasına yoğunlaşmış. Özlü yapıtlarında bireyin yabancılaşmasını ve kendinden hareket ederek hayatı sorgulamayı ele alır. Varoluş, onun en büyük sorunu denilebilir.

“Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz? O yıllar öldü. O yılları bize öldürecek biçimde yaşattılar.”

Okurken her sayfada altını çizecek bir yer buldum, ancak… Keyif aldım mı? Pek değil. Özlü, insanın çocuk yanına da hitap eden, o günlere götüren ve o günleri karabasan gibi okurun üzerine çökertebilen bir yazar. O yüzden paragraflar oldukça kopuk, anılar dağınık. Roman karmakarışık. Okurken ekstra bir çaba harcamanız gerekiyor. Huzursuzluğun ve karamsarlığın altında boğuluyorsunuz.

“Sınıflarda en sönük ampuller yanıyor. O çocukluk yıllarında en büyük merakımız, başlarını lacivert örtüler altında gizleyen bu soluk yüzlü kadınların saçları. Bir söylentiye göre saçları kısacık ve kafalarında tıraşla bir haç kazılı. Ne ilginç ve olağanüstü bir görüntü olmalı bu. Birinden birinin başörtüsünü çekivermek, başlarına kazılmış haçı görmek ve neden rahibe olduklarını bilmek, öğrenmek istiyoruz. Oysa bu dileğimiz yıllar yılı sürüyor. Hiçbir gerçeği öğrenemiyoruz.”

Yanlış zamanda okuduğum bir kitap olduğu için çok fazla puan kırmak istemiyorum. Bu tarz kitaplar depresif dönemlerde daha iyi gidiyor, anlam kazanıyor. Dolu dolu 65 sayfa sizleri bekliyor. İki yıl önce okusaydım 5 puan verebilirdim.

“Bu can hiç de kolay çıkıp gitmiyor… Ölmeye uğraşıyorum… Ama bak, hiç de kolay değil… Görüyorsun bu can ağızdan çıkıp gitmiyor…” demek istiyor. Hırlıyor, inliyor. “Çıkacak, çıkacak… Öleceğim…” der gibi, eliyle işaret ediyor, hırlıyor.

Tezer Özlü’yü daha iyi tanıyabilme şansını Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabı ile elde ettim. Sonrasında ablasıyla yapılan bir röportajı okudum. Ablası, Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki gibi bir aile ortamına yabancı olduğunu dile getiriyor. Neşeli ve dışa dönük olduğundan olayları onun gibi içselleştirmediğini söylüyor. Babasının ve annesinin hoşgörülü nazik ve demokrat olduğunu da ekliyor.

“Bu insanlar ‘Guguk Kuşu’ filmini de, Napolyon’un yaşam öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir?”

Kitabın en anlamlı cümlesini sona sakladım:

“Evler geceden daha karanlıktır.”

Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni doğru zamanda okumanız dileğiyle,

Hoşça kalın. ❤